3 Ocak 2017 Salı
Termodinamiğin ikinci yasası: Entropi nedir?
Termodinamiğin ikinci yasası: Entropi nedir?: Termodinamiğin ikinci yasası diğer adıyla entropi termal işlemlerde yönü belirler. Suyun yukarıdan aşağıya akması gibi ısı da sıcaktan so...
13 Eylül 2009 Pazar
YAŞANAN GERÇEKLİK ve BEKLENTİLERİMİZ
Yaşanan ekonomik kriz, tüm dünyayı sarmakta olan boyutu ve derinliğiyle, bu defa hepimizi dalga dalga saran bir karabasana dönüştü.Nedenini tam bilemediğimiz, ama yaşamımızda kara delikler açarak bizi yavaş yavaş yuttuğunu bildiğimiz bir kriz bu. Giderek artan bilgi kirliliğinde gerçekliğini anlayıp, kavrayamadığımız bu krizin hepimizde yarattığı derin umutsuzluk, açılan her kapıdan sunulan her ekmeği çare sanan ve kurtarıcı bekleyen biçareye dönüştürdü bizleri.
Bilinemeyen ve kavranamayan yaşamsal gerçeklikler, içinde devindiğimiz Sistemin varolan düzenleyicileri, yeniden üreticileri ya da, onların uzman kahinleri tarafından hemen de, bizleri korkutan, umutlarımızı yiyip bitiren canavara dönüştürülür.Tıpkı masallarda olduğu gibi!. Bilemediğimiz bu canavarın, abartılan korkusu da, uzatılan her türlü umut ekmeğini kemirtir bize.
Oysa,varoluşumuz, bizi var eden çevre ile, zorunlu ilişkilerimizde oluşan SİSTEMSEL yapılarda biçimlenmektedir.Biz,ilişkilerimizin oluşturduğu bu sistemsel yapıları, onların içinde evrilen ve organlaşarak büyüyüp, bütünlenen İNSAN’ı, kısaca kendimizi hala tanımıyoruz. Bilemediklerimizden de korkuyoruz, bildiklerimizle yetiniyoruz. Bu durumun sürüp gitmesinden çıkarı olanlar,bilmemiz gerekenleri belirleyenleyip, sınırlayanlardır. Bildikleriyle güç toplayıp, birikim sağlayanlar,korkuyla umudu birbirine katıp bizlere sunarak, ortak yarınlarımızı dokurken, kabaca canlı birer güç kaynağı olarak, bizleri kullandılar.Düzeni buydu dünün, belki de zorunluydu. Ama bugün,biriken gücümüzün, yani sermayenin kendini yeniden üretmesinde, İnsanın kaba gücünden, akıllı gücünden çok, yaratıcı gücüne gereksinim duyduğu bir evrenin eşiğindeyiz. Bu günlere kadar her ülke, çapına göre yaşadığı krizlerle, çarpıla doğrula günümüze gelip dayandı. Bu krizlerin hepsi de, temelde birer dönüşüm kriziydi.Ama bugün, bu kriz, hala anlaşılamayan boyutuyla, aynı zamanda küresel bir krizdir. Resesyonuyla, beklenen depresyonuyla, ne salt finansal, ne salt talep eksikliğine bağlı, ne de yetersiz istihdamla sınırlıdır ve tek bir ülkenin krizi de değildir.Ülkeler boyutunda, birbirine entegre olmuş, bir Sistem’in krizidir. Sistemin belirleyici aracı olan PARA, türlü çeşitli giysiler içinde şişmiş, FED matbaalarında patlamış, yaralı ve güvensiz vaziyette, Finansörlerin kasasında yatıyor!. Devasa üretim araçları ve stoklarıyla üreticiler, yatırımcılar sermayeyi ……yüklemiş atalet içindeler!.Ufalmanın, en az zararla kurtulmanın yollarını arar vaziyette!. Dönüştürücüler, tüketiciler, yani genelde emek tacirleri ise, elleri ceplerinde ve sokaklarda turdalar!.Bu manzara karşısında nereden, kimden umut beklenebilir?
Kim umut?..
ABD. mi?
44. Başkan mı?
AB. mi?
Yoksa bilgisizliğimizi aşma, ortak aklımızla yaşadığımız gerçekliği kavrayarak, korkularımızı yenme umudu mu? Bizim İNSAN GİBİ YAŞAMA umudumuzu yeşertecek olan bu umutsuzluktaki umut mu?..
Yurdaer Erşan
Yaşanan ekonomik kriz, tüm dünyayı sarmakta olan boyutu ve derinliğiyle, bu defa hepimizi dalga dalga saran bir karabasana dönüştü.Nedenini tam bilemediğimiz, ama yaşamımızda kara delikler açarak bizi yavaş yavaş yuttuğunu bildiğimiz bir kriz bu. Giderek artan bilgi kirliliğinde gerçekliğini anlayıp, kavrayamadığımız bu krizin hepimizde yarattığı derin umutsuzluk, açılan her kapıdan sunulan her ekmeği çare sanan ve kurtarıcı bekleyen biçareye dönüştürdü bizleri.
Bilinemeyen ve kavranamayan yaşamsal gerçeklikler, içinde devindiğimiz Sistemin varolan düzenleyicileri, yeniden üreticileri ya da, onların uzman kahinleri tarafından hemen de, bizleri korkutan, umutlarımızı yiyip bitiren canavara dönüştürülür.Tıpkı masallarda olduğu gibi!. Bilemediğimiz bu canavarın, abartılan korkusu da, uzatılan her türlü umut ekmeğini kemirtir bize.
Oysa,varoluşumuz, bizi var eden çevre ile, zorunlu ilişkilerimizde oluşan SİSTEMSEL yapılarda biçimlenmektedir.Biz,ilişkilerimizin oluşturduğu bu sistemsel yapıları, onların içinde evrilen ve organlaşarak büyüyüp, bütünlenen İNSAN’ı, kısaca kendimizi hala tanımıyoruz. Bilemediklerimizden de korkuyoruz, bildiklerimizle yetiniyoruz. Bu durumun sürüp gitmesinden çıkarı olanlar,bilmemiz gerekenleri belirleyenleyip, sınırlayanlardır. Bildikleriyle güç toplayıp, birikim sağlayanlar,korkuyla umudu birbirine katıp bizlere sunarak, ortak yarınlarımızı dokurken, kabaca canlı birer güç kaynağı olarak, bizleri kullandılar.Düzeni buydu dünün, belki de zorunluydu. Ama bugün,biriken gücümüzün, yani sermayenin kendini yeniden üretmesinde, İnsanın kaba gücünden, akıllı gücünden çok, yaratıcı gücüne gereksinim duyduğu bir evrenin eşiğindeyiz. Bu günlere kadar her ülke, çapına göre yaşadığı krizlerle, çarpıla doğrula günümüze gelip dayandı. Bu krizlerin hepsi de, temelde birer dönüşüm kriziydi.Ama bugün, bu kriz, hala anlaşılamayan boyutuyla, aynı zamanda küresel bir krizdir. Resesyonuyla, beklenen depresyonuyla, ne salt finansal, ne salt talep eksikliğine bağlı, ne de yetersiz istihdamla sınırlıdır ve tek bir ülkenin krizi de değildir.Ülkeler boyutunda, birbirine entegre olmuş, bir Sistem’in krizidir. Sistemin belirleyici aracı olan PARA, türlü çeşitli giysiler içinde şişmiş, FED matbaalarında patlamış, yaralı ve güvensiz vaziyette, Finansörlerin kasasında yatıyor!. Devasa üretim araçları ve stoklarıyla üreticiler, yatırımcılar sermayeyi ……yüklemiş atalet içindeler!.Ufalmanın, en az zararla kurtulmanın yollarını arar vaziyette!. Dönüştürücüler, tüketiciler, yani genelde emek tacirleri ise, elleri ceplerinde ve sokaklarda turdalar!.Bu manzara karşısında nereden, kimden umut beklenebilir?
Kim umut?..
ABD. mi?
44. Başkan mı?
AB. mi?
Yoksa bilgisizliğimizi aşma, ortak aklımızla yaşadığımız gerçekliği kavrayarak, korkularımızı yenme umudu mu? Bizim İNSAN GİBİ YAŞAMA umudumuzu yeşertecek olan bu umutsuzluktaki umut mu?..
Yurdaer Erşan
SİSTEM ve İNSAN
Yaşanan ve giderek derinleşen bu “Kriz”le birlikte, bugüne kadar rastlanmayan, bir de “Krize teşhis koyma” krizi, yaşanmaya başlandı. Öncelikle, küreselleşen bir sistemin içinde uluslarüstü, uluslararası, ya da ulusal boyutta farklı çıkar gurupları sözcülerinin dillerinde, farklılaştı bu kriz. Sonra da, dünyanın herbir köşesinde, farklı ülkelerin, farklı toplum kesimlerinin sözcülüğüne soyunanların dillerinde farklılaştı. Nobelli, Nobelsiz uzmanların teşhislerindeki farklılıklarla da bu kriz; artık bilinemezliğin, kavranılamazlığın, alanına terkedildi. Kapitalist sistemin, yapısal yetersizliği nedeniyle yıkılacağını söyleyenler ile, sistemin yapısal olan, kriz yaratma mekanizmasının düzeltilip onarılabileceğini, dile getirenler saflarını tuttular!. Formüller ve rakamlarla tozu dumana kattılar.Kabuğuna çekilen, güvenlik derdine düşen herkesin gündemine, ilk olarak, şu soruları düşürdüler.
-Bu oturmuş bir sistem değil mi?
-Sistemin Krizi yaratan arızası giderilemez mi?
-Nerden başımıza sardık, bu sıklıkla kriz yaratan sistemi, bu sistem yıkılabilir mi?
-Çöküşü önlenemeyecek bu sistemi terkedip, başka bir sisteme geçemez miyiz?
Benzeri bir yığın soru ve derinleşen sorunlarıyla, ufukları kararanlar, dönüp gerilerinde sallanan ve onları geçmişlerine, tıpkı bilinemezlerle dolu binbir engebeli dağ yollarında yol alanlar gibi , gerilerine bağlayan iplere yapışıyor, can ve mal güvenliği korkusuyla bu afette sığınacak barınak arıyorlar.
Krizle birlikte başlayan yıkım ve çöküntülerde, paçasını kurtarma ve kendini koruma derdine düşen devletler, toplumlar, sosyal ve ekonomik tüm yapılanmalarda, varlıklarını üretmeye çabalayanlar, bakışlarını giderek gerilere, geçmişlerine çevirip, en az yıkımla ve güvenle tutunabilecekleri yeni bir hareket noktası arıyorlar.
Herkesin ipin ucunu sımsıkı tutarak gerilere dönüp, geçmişine doğru yöneldiği, bugün yaşananlara oralardan bir cevap bulmaya çabaladığı bir evredeyiz şimdi.
Sağdan, Soldan, marksizmden, liberalizmden getirilmeye çalışılan, birbirini dışlayan, çelişen cevaplarda düştüğümüz açmazlar, tutunduğumuz iplerde biraz daha da gerilere yönelmeyi zorluyor bizi. Bizleri kaçınılmaz olarak parçalara bölen bu geçmişte, tuttuğumuz ayrı ayrı iplere yapışarak, daha da gerilere gidip, ideolojiler dünyasının ötesine geçtiğimizde, geçmişimizde, insan olarak parçalanmamış bütünlüğümüze ulaştığımız zaman, gördüğümüze dikkatle bakarsak ne görürüz?
Bugün ulaştığımız çok yönlü bilgi birikimimizin aydınlattığı, ufkumuzda beliren bu gerçekliği” kendi bütünlüğü içinde” ancak, sistem biliminin önümüze açtığı pencereden bakarak, kavrayabileceğimizi görürüz.
Bu alemde varolan her varlığın, mikrodan makroya her yapılanmanın, bir “sistemler bütünlüğü” olduğunu biliyoruz artık. Bütün bu sistemsel yapıların da, birbirleriyle kurdukları yeni ilişkiler içinde, yepyeni sistemsel yapılanmalar oluşturduklarını da biliyoruz. Sistemsel yapılar, birbiriyle enerji alışverişinde bulunarak gelişip, büyürler. Olgunlaşıp çoğalır ve süreç içinde potansiyellerini tüketerek, dönüşüp, yok olurlar. Bunu da biliyoruz. Enerji alışverişi ilişkisi, tüm maddi varoluşun, örgütlenmesinde ve gelişiminde dayandığı temel ilişkidir. Bu temel ilişki, aynı zamanda Sistemsel yapıların, onlara özgü, temel çelişkisidir.
Peki!.Tümümüzün soruları ve sorunlarıyla gelip dayandığımız, bu Sistemsel yapılanma, yaşamlarımızı nasıl etkiliyor?
Şurası açıktır ki; bütün bu sistemsel yapılanmalar içinde, biz İnsanlar da, kendi özgün sistemsel yapılanmamızla yerimizi almışız. Kendisi de bir sistemler bütünlüğü olan insanın, temel ilişkisi ya da, çelişkisi ne olabilir? Kendisini çevreleyen Doğasıyla, sürekli enerji alışverişinde bulunan, yaşamsal bir ilişki içinde olan insanın, bu ilişkisi, aynı zamanda onu dinamize eden, temel çelişkisi olamaz mı? Varlığını sürdürmede, dayatan ihtiyaçlarını gidermede, gereken enerjiyi, doğadan alabilmek için harcadığı, harcamak zorunda olduğu emek gücü ise, onun en büyük açmazı olmalı. Çünkü, sonsuz ihtiyaç üretme potansiyeli taşıyan beyni ile, onu doyurmada, tatmin etmede yetersiz olan bedeni arasındaki ilişki ve gerilim, onun gerçekten insan olma yolunda, çözmesi gereken en önemli sorunu değil midir?
Sistemsel yapılanmasında, en gelişkin bir kumanda merkezine, beyne sahip olan insan, algılama gücünün gelişkinliğiyle orantılı olarak, duyduğu ihtiyaçları, gücü yettiğince, gidermeye yönelir.Uyaranların harekete geçirdiği tahayyüllerini, tasavvurlarını, bilgi birikimiyle harmanlayıp, yetersiz gücüne eklentiler tasarımlamaya ve yeni bir organlaşma modelini yaratmaya, koyulur insan. Yarattığı ilk organı da, belki bugün hala elimizden bırakamadığımız sopa olur!.. Her türlü güç ilişkisinin simgesi olan sopa!..
İnsanın sistem olarak, kendinde yaşadığı temel ilişki ve çelişki, en gelişkin algılama ve ihtiyaç yaratma gücüyle, bunları gerçekleştirmede dayanacağı sınırlı beden gücü arasındadır.Bu ilişkisini sağlıklı yürütme ve çelişkisini en verimli biçimde kullanmaya koyulduğu bu süreç, bir anlamda onun, gerçekten “insanlaşma süreci”dir. Bu süreçte, farkında olamadan, bilgisiyle “en az enerji” harcamayı, tasarımlayıp ürettiği “üretim araçları” ile de “en az emeği” harcayarak, kendisinin organlaşarak büyüyebilme yolunu açmış olur.İnsanlaşma sürecinde, parçalanarak, kendisine yabancılaşarak, eksiklerini acı deneyimler ve kayıplarla bedeller ödeyerek, yaşaya yaşaya öğrenerek yol alır. Yaratıcı gücünü insan gibi kullanabileceği bir ortamı yaratmanın, tarihsel yolculuğuna zorunluluklara uyumlanıp, raslantıları doğru değerlendirmeye çalışarak koyulur. Sınır tanımaz Yaratıcı gücü ile, sınırlı Emek gücü arasındaki bu çelişkiyi, bir yandan, en az enerjiyle çalışan beyninin yaratıcı gücünü seferber edecek koşulları yaratırken, üretim ilişkilerini, giderek en az emek gücü ile bütünlenen sistemsel yapılanmalara dönüştürmek suretiyle, insanın tarihsel yolculuğunun rotasını, farkında olmadan belirlemiş olur.
İnsan’ın varoluşundan bugüne kadar, yaşadığı tarihsel süreçte, her türlü birikimine, organlaşarak gelişimine, sosyalleşerek medenileşmesine imkan veren bu ilişki değil midir? Sistemsel bütünlüğünü, bu yapılanmada geliştirip, dönüştüren, potansiyeli sonsuz olan yaratıcı güçleri ile, sınırlı ve yetersiz olan emek gücü arasındaki bu ilişki ve çelişkiye, insanın yaşam motorudur demek, artık görülmesi ve kavranması gerekene, işaret eder mi, acaba?
Yurdaer Erşan
Yaşanan ve giderek derinleşen bu “Kriz”le birlikte, bugüne kadar rastlanmayan, bir de “Krize teşhis koyma” krizi, yaşanmaya başlandı. Öncelikle, küreselleşen bir sistemin içinde uluslarüstü, uluslararası, ya da ulusal boyutta farklı çıkar gurupları sözcülerinin dillerinde, farklılaştı bu kriz. Sonra da, dünyanın herbir köşesinde, farklı ülkelerin, farklı toplum kesimlerinin sözcülüğüne soyunanların dillerinde farklılaştı. Nobelli, Nobelsiz uzmanların teşhislerindeki farklılıklarla da bu kriz; artık bilinemezliğin, kavranılamazlığın, alanına terkedildi. Kapitalist sistemin, yapısal yetersizliği nedeniyle yıkılacağını söyleyenler ile, sistemin yapısal olan, kriz yaratma mekanizmasının düzeltilip onarılabileceğini, dile getirenler saflarını tuttular!. Formüller ve rakamlarla tozu dumana kattılar.Kabuğuna çekilen, güvenlik derdine düşen herkesin gündemine, ilk olarak, şu soruları düşürdüler.
-Bu oturmuş bir sistem değil mi?
-Sistemin Krizi yaratan arızası giderilemez mi?
-Nerden başımıza sardık, bu sıklıkla kriz yaratan sistemi, bu sistem yıkılabilir mi?
-Çöküşü önlenemeyecek bu sistemi terkedip, başka bir sisteme geçemez miyiz?
Benzeri bir yığın soru ve derinleşen sorunlarıyla, ufukları kararanlar, dönüp gerilerinde sallanan ve onları geçmişlerine, tıpkı bilinemezlerle dolu binbir engebeli dağ yollarında yol alanlar gibi , gerilerine bağlayan iplere yapışıyor, can ve mal güvenliği korkusuyla bu afette sığınacak barınak arıyorlar.
Krizle birlikte başlayan yıkım ve çöküntülerde, paçasını kurtarma ve kendini koruma derdine düşen devletler, toplumlar, sosyal ve ekonomik tüm yapılanmalarda, varlıklarını üretmeye çabalayanlar, bakışlarını giderek gerilere, geçmişlerine çevirip, en az yıkımla ve güvenle tutunabilecekleri yeni bir hareket noktası arıyorlar.
Herkesin ipin ucunu sımsıkı tutarak gerilere dönüp, geçmişine doğru yöneldiği, bugün yaşananlara oralardan bir cevap bulmaya çabaladığı bir evredeyiz şimdi.
Sağdan, Soldan, marksizmden, liberalizmden getirilmeye çalışılan, birbirini dışlayan, çelişen cevaplarda düştüğümüz açmazlar, tutunduğumuz iplerde biraz daha da gerilere yönelmeyi zorluyor bizi. Bizleri kaçınılmaz olarak parçalara bölen bu geçmişte, tuttuğumuz ayrı ayrı iplere yapışarak, daha da gerilere gidip, ideolojiler dünyasının ötesine geçtiğimizde, geçmişimizde, insan olarak parçalanmamış bütünlüğümüze ulaştığımız zaman, gördüğümüze dikkatle bakarsak ne görürüz?
Bugün ulaştığımız çok yönlü bilgi birikimimizin aydınlattığı, ufkumuzda beliren bu gerçekliği” kendi bütünlüğü içinde” ancak, sistem biliminin önümüze açtığı pencereden bakarak, kavrayabileceğimizi görürüz.
Bu alemde varolan her varlığın, mikrodan makroya her yapılanmanın, bir “sistemler bütünlüğü” olduğunu biliyoruz artık. Bütün bu sistemsel yapıların da, birbirleriyle kurdukları yeni ilişkiler içinde, yepyeni sistemsel yapılanmalar oluşturduklarını da biliyoruz. Sistemsel yapılar, birbiriyle enerji alışverişinde bulunarak gelişip, büyürler. Olgunlaşıp çoğalır ve süreç içinde potansiyellerini tüketerek, dönüşüp, yok olurlar. Bunu da biliyoruz. Enerji alışverişi ilişkisi, tüm maddi varoluşun, örgütlenmesinde ve gelişiminde dayandığı temel ilişkidir. Bu temel ilişki, aynı zamanda Sistemsel yapıların, onlara özgü, temel çelişkisidir.
Peki!.Tümümüzün soruları ve sorunlarıyla gelip dayandığımız, bu Sistemsel yapılanma, yaşamlarımızı nasıl etkiliyor?
Şurası açıktır ki; bütün bu sistemsel yapılanmalar içinde, biz İnsanlar da, kendi özgün sistemsel yapılanmamızla yerimizi almışız. Kendisi de bir sistemler bütünlüğü olan insanın, temel ilişkisi ya da, çelişkisi ne olabilir? Kendisini çevreleyen Doğasıyla, sürekli enerji alışverişinde bulunan, yaşamsal bir ilişki içinde olan insanın, bu ilişkisi, aynı zamanda onu dinamize eden, temel çelişkisi olamaz mı? Varlığını sürdürmede, dayatan ihtiyaçlarını gidermede, gereken enerjiyi, doğadan alabilmek için harcadığı, harcamak zorunda olduğu emek gücü ise, onun en büyük açmazı olmalı. Çünkü, sonsuz ihtiyaç üretme potansiyeli taşıyan beyni ile, onu doyurmada, tatmin etmede yetersiz olan bedeni arasındaki ilişki ve gerilim, onun gerçekten insan olma yolunda, çözmesi gereken en önemli sorunu değil midir?
Sistemsel yapılanmasında, en gelişkin bir kumanda merkezine, beyne sahip olan insan, algılama gücünün gelişkinliğiyle orantılı olarak, duyduğu ihtiyaçları, gücü yettiğince, gidermeye yönelir.Uyaranların harekete geçirdiği tahayyüllerini, tasavvurlarını, bilgi birikimiyle harmanlayıp, yetersiz gücüne eklentiler tasarımlamaya ve yeni bir organlaşma modelini yaratmaya, koyulur insan. Yarattığı ilk organı da, belki bugün hala elimizden bırakamadığımız sopa olur!.. Her türlü güç ilişkisinin simgesi olan sopa!..
İnsanın sistem olarak, kendinde yaşadığı temel ilişki ve çelişki, en gelişkin algılama ve ihtiyaç yaratma gücüyle, bunları gerçekleştirmede dayanacağı sınırlı beden gücü arasındadır.Bu ilişkisini sağlıklı yürütme ve çelişkisini en verimli biçimde kullanmaya koyulduğu bu süreç, bir anlamda onun, gerçekten “insanlaşma süreci”dir. Bu süreçte, farkında olamadan, bilgisiyle “en az enerji” harcamayı, tasarımlayıp ürettiği “üretim araçları” ile de “en az emeği” harcayarak, kendisinin organlaşarak büyüyebilme yolunu açmış olur.İnsanlaşma sürecinde, parçalanarak, kendisine yabancılaşarak, eksiklerini acı deneyimler ve kayıplarla bedeller ödeyerek, yaşaya yaşaya öğrenerek yol alır. Yaratıcı gücünü insan gibi kullanabileceği bir ortamı yaratmanın, tarihsel yolculuğuna zorunluluklara uyumlanıp, raslantıları doğru değerlendirmeye çalışarak koyulur. Sınır tanımaz Yaratıcı gücü ile, sınırlı Emek gücü arasındaki bu çelişkiyi, bir yandan, en az enerjiyle çalışan beyninin yaratıcı gücünü seferber edecek koşulları yaratırken, üretim ilişkilerini, giderek en az emek gücü ile bütünlenen sistemsel yapılanmalara dönüştürmek suretiyle, insanın tarihsel yolculuğunun rotasını, farkında olmadan belirlemiş olur.
İnsan’ın varoluşundan bugüne kadar, yaşadığı tarihsel süreçte, her türlü birikimine, organlaşarak gelişimine, sosyalleşerek medenileşmesine imkan veren bu ilişki değil midir? Sistemsel bütünlüğünü, bu yapılanmada geliştirip, dönüştüren, potansiyeli sonsuz olan yaratıcı güçleri ile, sınırlı ve yetersiz olan emek gücü arasındaki bu ilişki ve çelişkiye, insanın yaşam motorudur demek, artık görülmesi ve kavranması gerekene, işaret eder mi, acaba?
Yurdaer Erşan
12 Eylül 2009 Cumartesi
GÜNDEMİMİZ
Gündemimizdeki konulara ve sorunlara ilişkin, çözümlemelerde ortak olacağımız, olmamız gereken ön belirlemeler.
1- Tüm yaşamımızı belirleyen, içinde devindiğimiz ekonomik sistemdir.Bu sistemin odağında da İnsan yer alır. İnsanın çevresiyle girişmek zorunda olduğu mübadele ilişkilerinin oluşturduğu bu sistem, evrilerek ve dünya çapında bütünlenerek ulaştığı bu aşamada, küreselleşme dediğimiz bu süreç ne ifade ediyor?
2- Ekonomik krizler neyin habercisidir?
3- Sermaye birikim süreçlerinin, zorunlu kıldığı yapılanmalar, örgütlenmeler, hiyerarşik insan ilişkilerinin güce, zora ve yok etmeye dayalı biçimleri, gelinen ve yaşanan bu evreye uyarlı mıdır?
4- Güç ilişkilerinin, emir kumanda ilişkilerinin aşılıp, üretim sürecinin zorunlu kıldığı gücün yerine, teknolojik donanımı ve bu tür bir organlaşmayı ikame etmesiyle insan, ilişkilerinde yatayına, gönüllü, zora ve güce dayanmayan mübadele ilişkilerine geçişin olanaklarını yaratmadı mı?
5- Popüler ekonomi diliyle, kaybet- kazan ilişkisinin yerini giderek kazan- kazan ilişkisinin aldığını söylerken, ifade etmek istediğimiz bu gerçekliğin, gerçekten farkında mıyız?
6- Gerçek demokrasinin uç vereceği ortamlarda, kazanmak isteyen taraflar arasında, kopmadan sürüp gitmesi gereken, diyalog ve uzlaşma ortamı değil midir?
7- İnsanların, doğadaki tüm varlıkların, oyun olmayan yaşam oyunu, kazan-kazandır. Alışverişlerinde ancak, karşılıklı kazanarak varolabilirler.Birileri sürekli kaybederek, kimi toplumlar da kaybedip yok olarak, doğanın sürekli kazınıp dengesi bozularak, varolmak ve varlığımızı sürdürmek mümkün mü?
8- Afetlerin, ekonomik krizlerin vb yaşamsal risklerin, mümkün olan asgari düzeye indirilmesinin biricik yolu, sürekli değişen gerçekliğin bilgisini yaratıp-paylaşmak ve bu yolda sürdürülebilir diyalog ve uzlaşma süreçlerinde çözümleri oluşturup,çareleri uygulamak değil midir?
9- Dün ve bugün hala “genelde” yaşamakta olduğumuz kaybet kazan ilişkileri, bizlerin özgür bireyler olarak, demokratik süreçlere fiilen katılma olanaklarımızın, OLMAYIŞINDAN ya da sınırlı oluşundan kaynaklanmaktadır. Afet ve krizlerle kaybettiğimiz yarattıklarımız, hala demokratikleştiremediğimiz ve paylaşamadığımız birikimimiz, yani gücümüz, bilgimiz ve ilişkilerimiz, bunun en büyük engeli değil midir?
10- Farklılıklarımız bizim, parçası olduğumuz doğanın en büyük zenginliğidir. İnsan olarak, toplum olarak sahip olduğumuz geliştirip bu günlere aktardığımız zenginliklerin, hepimizin zenginliğinin kaynağı olarak kullanılması yollarının, artık açılması gerekli değil midir?
11- İnsanların ve doğanın tüm zenginlikleri, ancak yaşatarak paylaşılabilir,yaşatarak zenginleştirilebilir. Buna karşı olan her girişim, bunalımı, krizi ve yıkımı getirmez mi? Tüm bildiğimiz tarih bunun tarihi değil midir?
12- Bütün bu süreçleri, sağlıklı yaşayıp, aşabilmek için, biz İnsan olarak kendimizi, içinde yer aldığımız sistemi, temel karakteristikleriyle, kavramak zorundayız. Bundan öte de sahip olduğumuz kişisel ve toplumsal özgüllüklerimizi, gene mümkün olduğunca iyi tanımak ve paylaşmak zorundayız. Böylece, çevremizle kuracağımız diyaloğu ve yaratacağımız uzlaşı ortamını sağlıklı olarak kurup, sürdürebiliriz.
13- Mensubu olduğumuz toplumun tarihsel kimliğini, dilini, kültürünü iyi bilip, VAZGEÇİLMEZLİĞİN yaratılabilmesi için, bunları sürekli güncellemeye ve paylaşılabilir tüm boyutlarıyla, paylaşmaya çalışmalıyız.
14- Güncelleme ve paylaşım, taşıdığımız tüm kimliklerimizle, içinde yer aldığımız toplumda, vazgeçilmezliğimizi sağlamaya gayret etmemizle başlar. Bu da, mensubu olduğumuz toplumsal yapılanmalarda, farklılıklarımızla iç içe, hepimizin kendi vazgeçilmezliğimizi yaratma, zenginliklerimizi tanıtma, sürekli bir diyalog ve uzlaşı ortamı içinde olmamıza bağlı değil midir?
15- Eğer dünyamızı ve kendimizi sistemsel yapılanmalar olarak algılamaya ve kavramaya başlarsak, ilişkilerimizi bu yapılanmalar arasındaki enerji alışverişi ve ürünlerimizi de yepyeni enerji örgütlenmeleri yada, yarattığımız organlar olarak algılayıp, kavrayabilirsek; İnanıyorum ki, birbirimize ve dünyamıza olan saygımız ve sevgimiz gerçekten İNSANCA olur.
Yurdaer Erşan
Gündemimizdeki konulara ve sorunlara ilişkin, çözümlemelerde ortak olacağımız, olmamız gereken ön belirlemeler.
1- Tüm yaşamımızı belirleyen, içinde devindiğimiz ekonomik sistemdir.Bu sistemin odağında da İnsan yer alır. İnsanın çevresiyle girişmek zorunda olduğu mübadele ilişkilerinin oluşturduğu bu sistem, evrilerek ve dünya çapında bütünlenerek ulaştığı bu aşamada, küreselleşme dediğimiz bu süreç ne ifade ediyor?
2- Ekonomik krizler neyin habercisidir?
3- Sermaye birikim süreçlerinin, zorunlu kıldığı yapılanmalar, örgütlenmeler, hiyerarşik insan ilişkilerinin güce, zora ve yok etmeye dayalı biçimleri, gelinen ve yaşanan bu evreye uyarlı mıdır?
4- Güç ilişkilerinin, emir kumanda ilişkilerinin aşılıp, üretim sürecinin zorunlu kıldığı gücün yerine, teknolojik donanımı ve bu tür bir organlaşmayı ikame etmesiyle insan, ilişkilerinde yatayına, gönüllü, zora ve güce dayanmayan mübadele ilişkilerine geçişin olanaklarını yaratmadı mı?
5- Popüler ekonomi diliyle, kaybet- kazan ilişkisinin yerini giderek kazan- kazan ilişkisinin aldığını söylerken, ifade etmek istediğimiz bu gerçekliğin, gerçekten farkında mıyız?
6- Gerçek demokrasinin uç vereceği ortamlarda, kazanmak isteyen taraflar arasında, kopmadan sürüp gitmesi gereken, diyalog ve uzlaşma ortamı değil midir?
7- İnsanların, doğadaki tüm varlıkların, oyun olmayan yaşam oyunu, kazan-kazandır. Alışverişlerinde ancak, karşılıklı kazanarak varolabilirler.Birileri sürekli kaybederek, kimi toplumlar da kaybedip yok olarak, doğanın sürekli kazınıp dengesi bozularak, varolmak ve varlığımızı sürdürmek mümkün mü?
8- Afetlerin, ekonomik krizlerin vb yaşamsal risklerin, mümkün olan asgari düzeye indirilmesinin biricik yolu, sürekli değişen gerçekliğin bilgisini yaratıp-paylaşmak ve bu yolda sürdürülebilir diyalog ve uzlaşma süreçlerinde çözümleri oluşturup,çareleri uygulamak değil midir?
9- Dün ve bugün hala “genelde” yaşamakta olduğumuz kaybet kazan ilişkileri, bizlerin özgür bireyler olarak, demokratik süreçlere fiilen katılma olanaklarımızın, OLMAYIŞINDAN ya da sınırlı oluşundan kaynaklanmaktadır. Afet ve krizlerle kaybettiğimiz yarattıklarımız, hala demokratikleştiremediğimiz ve paylaşamadığımız birikimimiz, yani gücümüz, bilgimiz ve ilişkilerimiz, bunun en büyük engeli değil midir?
10- Farklılıklarımız bizim, parçası olduğumuz doğanın en büyük zenginliğidir. İnsan olarak, toplum olarak sahip olduğumuz geliştirip bu günlere aktardığımız zenginliklerin, hepimizin zenginliğinin kaynağı olarak kullanılması yollarının, artık açılması gerekli değil midir?
11- İnsanların ve doğanın tüm zenginlikleri, ancak yaşatarak paylaşılabilir,yaşatarak zenginleştirilebilir. Buna karşı olan her girişim, bunalımı, krizi ve yıkımı getirmez mi? Tüm bildiğimiz tarih bunun tarihi değil midir?
12- Bütün bu süreçleri, sağlıklı yaşayıp, aşabilmek için, biz İnsan olarak kendimizi, içinde yer aldığımız sistemi, temel karakteristikleriyle, kavramak zorundayız. Bundan öte de sahip olduğumuz kişisel ve toplumsal özgüllüklerimizi, gene mümkün olduğunca iyi tanımak ve paylaşmak zorundayız. Böylece, çevremizle kuracağımız diyaloğu ve yaratacağımız uzlaşı ortamını sağlıklı olarak kurup, sürdürebiliriz.
13- Mensubu olduğumuz toplumun tarihsel kimliğini, dilini, kültürünü iyi bilip, VAZGEÇİLMEZLİĞİN yaratılabilmesi için, bunları sürekli güncellemeye ve paylaşılabilir tüm boyutlarıyla, paylaşmaya çalışmalıyız.
14- Güncelleme ve paylaşım, taşıdığımız tüm kimliklerimizle, içinde yer aldığımız toplumda, vazgeçilmezliğimizi sağlamaya gayret etmemizle başlar. Bu da, mensubu olduğumuz toplumsal yapılanmalarda, farklılıklarımızla iç içe, hepimizin kendi vazgeçilmezliğimizi yaratma, zenginliklerimizi tanıtma, sürekli bir diyalog ve uzlaşı ortamı içinde olmamıza bağlı değil midir?
15- Eğer dünyamızı ve kendimizi sistemsel yapılanmalar olarak algılamaya ve kavramaya başlarsak, ilişkilerimizi bu yapılanmalar arasındaki enerji alışverişi ve ürünlerimizi de yepyeni enerji örgütlenmeleri yada, yarattığımız organlar olarak algılayıp, kavrayabilirsek; İnanıyorum ki, birbirimize ve dünyamıza olan saygımız ve sevgimiz gerçekten İNSANCA olur.
Yurdaer Erşan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)